Sedat Umran Hayatı

0
806
sedat-umran-muzaffer-cevik

Sedat Umran ile Sözlü Tarih Çalışması

Darülacezede Hizmet ettiğim yıllarda, Eşyanın Şairi, Şiirlerin efendisi Sedat Umran ile tanışma bahtiyarlığını yaşadım. Amatör bir şair olarak Sedat Umran ile sözlü tarih çalışması benim için büyük bir fırsat ve büyük bir zevkti.

Kendisi ile uzun uzun sohbetlerimiz oldu, şiirleştik, söyleştik ve ortaya Şair Sedat Umran’ın hayat hikayesi ve şiirlerini içeren bir sözlü tarih çalışması çıktı. Bu çalışmayı sizlerle paylaşırken Üstad Sedat Umran’ı bir kez daha rahmet ve minnetle yad ediyorum.

İnşallah ilerleyen günlerde Şair Sedat Umran’la ilgili özel izlenimlerimi, özel fotoğrafları ve videoları içinde barındıran bir yazıyı daha sizinle paylaşacağım. Şimdilik sizi Sedat Umran söyleşisi ile başbaşa bırakıyorum.

Sözlü Tarih Hakkında bilgi almak isterseniz, Sözlü Tarih Nedir, Nasıl Yapılır? isimli yazımı okuyabilirsiniz.

Bu yaşam öyküsü; Çocukluğu Said Paşa köşkünde geçen, genç yaşlarında şiire olan tutkusu yüzünden İktisat fakültesini bırakarak, Alman Dili ve edebiyatı bölümünden mezun olan, eşyalara yazdığı şiirleri ile Edebiyat camiasında  “Eşyanın Şairi” olarak tanınan, onlarca şiir kitabı ve tercüme eseri bulunan ve bu dallarda ödüllere sahip olan, efsane şair Sedat UMRAN’ ı anlatmaktadır.

SEDAT UMRAN / ŞAİR

“Makas olaydım
bölerdim uzayan can sıkıntısını,
umutlarımı, ürkekliğimi, yalnızlığımı da,
ölümümü kendime göre keser, biçerdim”

sedat umran şiirleri

Kelimeler ne zaman bir şairin hayatını anlatmaya başlasa hep aciz kalır çünkü şairler kelimelerin efendisidir. Edebiyat ve şiir dünyasına “eşyanın şairi” olarak damga vuran Sedat Umran, şiir ve düşünce dünyasına kalemiyle yüzlerce şiir hediye etmiştir. Edebiyat dünyamızın unutulmaz isimlerinden biri olan Sedat Umran, yazdığı şiirlerle milyonlarca insanın duygularına tercüman olmuştur. Şüphesiz Sedat Umran’ı diğer şairlerden farklı yapan şey, eşyaları dile getiren şiirleridir. Şair Sedat Umran’ın şiirlerinde eşyalar ilham aleminde adeta dile gelir ve hepsi kendince konuşmaya başlar. Şair Umran, kalemini satırlar üzerinde her oynattığında bazen soba dile gelir, bazen masa ağlar, bazen makas konuşur, bazen de ölüler birilerine telefon etmek isterler.

Böylesi şiirler belki bizim gibi insanlara tuhaf ve gülünç gelebilir ama eşyanın ve metafiziğin eşsiz şairi için gayet normal. Binlerce şiiri noktasına virgülüne varana kadar hafızasında tutan şair Umran, kendisini öyle şiire vermiş ki bize rüyasında bile şiir okuduğunu söylüyor. Şair Sedat Umran, yaşam öyküleri çalışmamızda kendisi ile bir araya geldiğimiz günlerde, daima bizi gülerek karşılıyor, kendisi ile konuşmaya başladığımızda ise “ Çok güzel şiirlerim var size okuyayım mı?” diyordu.

Ne var ki şairlik bir anlamda çile işçiliğiydi ve şairler çile ile yoğrularak şiirlerini olgunlaştırıyordu. Sedat Bey’in çilesi de, birçok şairde olduğu gibi çocukluk yıllarında başlamıştı. Şiir eleştirmenlerinin yaşayan en büyük 100 şairden biri dedikleri Sedat Umran, hayatını anlatmaya çocukluk yıllarından ve okul hayatından başlıyor:

“Ben büyük babamın ve büyük annemin elinde büyüdüm “

1925’te İstanbul Kumkapı’da doğdum. Babam ilkokul öğretmeni Mehmet Kazım Öcal, annem ev hanımı Şadiye hanım.  Benim asıl adım ‘Osman Sedat Öcal’dır, fakat şiir dünyasında ‘Sedat Umran’ olarak bilinirim. Umran demek mamur demektir, yani dört başı mamur. Şiirlerimde ve yazılarımda bu ismi kullandım. Babam ve annem Çerkez’dir. Ben çocuk yaşlardayken babam verem hastalığına yakalanınca annem ile ayrılmışlar. Bu yüzden ben büyük babamın ve büyük annemin elinde büyümüşüm. Annem ben 13 yaşlarındayken başka bir adamla evlendi. Babamın küçük yaşta ayrılması ve annemin başka biri ile evlenmesi beni şiir yazmaya iten başlıca olaylar olmuştur. Benim çocukluğum, büyükbabam Hüseyin Hüsnü Erten, büyükannem Münire Hanım, teyzem Nebahat Hanım ve onun çocukları Rana ve Necla ile birlikte geçti.

Sedat Umran Eşi İlgi Hanım ve Annesi Şadiye Hanım
Sedat Umran Eşi İlgi Hanım ve Annesi Şadiye Hanım

Okul yılları ve Said Paşa Köşkü

Küçükken Kumkapı’dan taşınarak, annemin Erenköy’deki akrabalarından olan Said Paşa’nın köşküne yerleşmişiz. Yerleştiğimiz köşkün geniş bahçesi ve muhteşem bir görünümü vardı. Zaten bahçeli bir evde büyüyen bir çocuğun hayal dünyası çok geniş olur. Ben çocukluğumun bütün güzel günlerini o köşkte geçirdim diyebilirim. Daha sonraları oturduğumuz köşkte bir yangın çıktı ve biz tekrar Erenköy’de başka bir eve kiracı olarak geçtik. Ben ilkokulu Erenköy’de bitirdim, okulun adı Erenköy 38.İlkokuluydu. Kadıköy 3. Erkek ortaokulundan sonra Haydarpaşa lisesine devam ettim. Matematik öğretmenimiz İlhami Bey, bizim aile dostumuzdu. Okulda ve derslerde çok zorlanmadım, hatta benim için eğlenceli bile geçiyordu. Ortaokulda Fransızca kontenjanı dolduğu için ben de yabancı dilimi mecburen almanca olarak seçtim ve öyle okudum.

Çocukluğunun büyük bir bölümünü  çile ve hüzün içinde geçirmiş olmasına rağmen Sedat Umran, yine de kendisini mutlu edecek bir şeyler  buluyordu. Sedat Umran ilerleyen yıllarda anne ve babasından ayrı kalmanın üzüntüsüne şiirlerle teselli buluyordu. Okul yıllarında kitaplardaki şiirleri ezberlemeye başlayan Umran, Şair Ahmet Haşim’in şiirlerini okuduğunda ise içinde büyük bir şiir aşkının doğmaya başladığını hissediyordu. Okul yıllarında anne ve babasından ayrı kalmanın hüznü ile yaşadığı çocukluk aşklarının heyecanını yanına alan Sedat Umran, Ahmet Haşim’den aldığı büyük hazla şiir denizine açılmaya başlıyordu. Eşyanın Şairi büyük üstat Sedat Umran, yeni başladığı şiir işçiliğini bize şöyle anlatıyordu:

Satırlara düşen ilk şiir “Akşam”…

Şiir yazmaya 17 yaşlarında başladım.  Yazdığım ilk şiir “Akşam” şiiridir.

Akşam

Parıldıyorken bakır zirveler ihtişamla

Kirpiklerde süzülen rüyalar damla damla

Tortulanarak ağır ağır gözlere sızar

 

Kirazlar andırırken ateş damlalarını

Gurup söndürür birer birer lâmbalarını

Alevden tüllerini indiriverir camlar

 

Bu şiiri yazdıktan sonra dergilere gönderdim ama bir sonuç çıkmadı. Herhangi bir haberin gelmemesi beni üzmüştü ama yıldırmadı. Şiirlerimde Ahmet Haşim, Yahya Kemal, Necip Fazıl ve batı edebiyatından Rilke’den etkilendiğim olmuştur. Necip Fazıl’la Beyazıt’taki Marmara Kahvesi’nde tanıştık. Tanışma sonrasında ”Mankenlerin Yalnızlığı” adlı şiirimi Sezai Karakoç aracılığı ile Büyük Doğu dergisine gönderdim. Derginin şiir seçicisi Necip Fazıl’dı. Şiirimi beğenmiş, dergisinde yayınlamıştı.[1] Ondan önce ‘Kargalar’ adında bir şiirim o zamanlar çıkan Yedigün Dergisi’nde yayımlanmıştı. o şiirimin beğenilip yayımlanması beni çok sevindirmişti çünkü o zamanlar gazete ve dergilerin şiirleri yayımlaması kolay bir şey değildi. O dönemin şairleri olan Faruk Nafiz Çamlıbel, Necip Fazıl Kısakürek gibi üstatlarla aynı sayfada yer almak hiç kolay değildi.

 

Mankenlerin Yalnızlığı

Duymazlar korkuyu ve utangaçlığı,
çarpmayan yüreklerinde soğumuş duyguları,
dalgın bakışlarında yaşamanın kaçtığı;
vitrinlerin aydınlık odalarında unutulmuş ölüler.

 

Bilmezler sevmek nedir, acımak nedir ki,
çözemezler içlerinde düğümlenen sessizliği,
duyarlar zamanın çağıltısını bir mûsiki
kadar okşayıcı,uzakta akıp giden.

 

Ölü kelebekler gibi tutturulmuş,iğreti
sevinçleri var unutuluşun albümünde;
düşer önlerine zamandan günlerin etiketi,
yakarlar hayallerini yalnızlığın mumunda.

 

Okul yıllarında şiire kendisini kaptıran Sedat Umran, bir türlü kafasını derslerine veremiyordu. Şiire olan bu ilgisi onu derslerinden ayırıyor ve sınıfında başarısız olmasına neden oluyordu. Şiir tutkusu yüzünden kötü notlar alan ve iktisat fakültesinden ayrılan Umran, edebiyat fakültesine geçerek fakültenin Alman Dili ve Edebiyatı bölümünde okumaya ve şiir yazmaya devam etmeye başlamıştı. Şair Sedat Umran o yıllardaki tahsil durumundan bize kısaca şöyle bahsediyordu.

sedat umran

“Şiirlerim güzeldi fakat notlarım kötüydü”

 

Liseyi bitirdikten bir süre sonra İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesi’ne gittim fakat burada başarısız oldum. Şiire olan bağlılığım yüzünden zamanımı derslere veremiyordum. Dolayısıyla şiirlerim iyi fakat derslerim kötü olduğu için ilk senem başarısız geçti. İktisat fakültesinden ayrıldım. Bu durum büyükbabamı çok üzmüştü lakin başka bir okulda başarılı olacağıma inanıyordum. Edebiyat Fakültesi Alman Dili ve Edebiyatı Bölümü’ne geçtim. Düz liseden geldiğim için ilk zamanlarda Alman hocaları anlamakta zorlandım fakat sonraki zamanlarda çok çalışarak bu zayıflığımı da kapattım. Alman yazarlara ve şairlere olan hayranlığım bu okulda başladı. Onlara ait şiirleri ezberleyerek defalarca kitaplarını okuduğum oldu. 1948 yılında buradan mezun oldum. Bu okulda okumayı kendim istedim ve burayı başarı ile bitirdim. Ardından vatani görevimi yapmak için önce Ankara yedek subay okulunda eğitim gördüm; sonrada Kayseri Erbaş Okulu’nda yedek asteğmenlik yaptım. Şiire hiçbir zaman ara vermedim ve nihayetinde ilk kitabım “Meşaleler”i kendi imkânlarımla çıkarttım.

Şair Sedat Umran’ın İlk kitabı Meşaleler’e ismini veren şiiri;

Meşaleler

Arzu yarıldı bir nar gibi içimde yer yer
Döküldü kıvılcımlar halinde taneleri
Perdeler etrafında uçan pervaneleri
Parıldayan camlarda titriyor meşaleler

 

Nefes alıyor sessiz perdeler karanlıkta
Ay sükûtla örüyor tenhada kozasını
Fısıldıyor perdeler bir haber karanlıkta
Ve uyku uzatıyor sükûn dolu tasını

 

Alman dili ve edebiyatını bitiren Sedat Umran, çevirmenliğin yanı sıra Alman edebiyatını da yakından takip etmekteydi. Alman şiirlerine ve şairlerine büyük ilgi duyan Umran, Kayseri Erbaş Okulu’nda vatani görevini yaptıktan sonra 1968 yılında çalıştığı işyerinde (Mannesmann Sümerbank ) daktilo memuru olan İlgi Hanım’la evlenmişti. Ancak Şairlerin doğasında olan yalnız yaşama ve çileyi benimsemenin sonucu olsa gerek geçimsizlikle noktalanan bu evlilik 6 yıl sürüyordu. “Şair şiirini düşünmeli evlilik şairi öldürür” düşüncesini bizzat yaşayan Sedat Umran, her yazdığı şiirle gönüllere ve eşyalara can vermiştir. Eşyanın Şairi Umran, çalışma hayatını bize kısaca şöyle özetliyordu:

Şair, memur, çevirmen ve yüzlerce eser

1951-54 yılları arasında üç yıl Karaköy’de İstanbul Merkez Bankasında memurluk yaptım, İÜ İktisat Fakültesi Maliye Enstitüsü Kütüphanesi’nde bir yıl çalışarak memurluğuma devam ettim. Kayseri Orta Anadolu T.A.Ş.’de, İzmit boru fabrikasında, mensucat santralinde, Demir Döküm Fabrikaları Genel Müdürlüğü’nde, İzmit Mannesman ve Sümerbank Boru Endüstrisi’nde memur ve çevirmenlik görevlerinde bulundum. Nihayet 1974’te emekliye ayrıldım. İş hayatımdan sonraki zamanlarımı yoğun bir şekilde şiire ve çevirmenliğe ayırdım. Yeni Devir, Tercüman ve Türkiye gazetelerinde yazılar yazdım. İlk şiirim 1943’te Yedigün dergisinde yayımlanmıştı. Hisar, Beş Sanat, Varlık, Türk Dili, Güney, Yeditepe, Soyut, Büyük Doğu, Diriliş, Türk Edebiyatı, Sözcükler, Sedir, Tan, Gösteri, Gergedan, Mavera, Aylık Dergi, Milli Kültür, Yaba/Öykü, Argos dergilerinde şiirlerim ve çeviri şiirlerim yayımlandı. Felsefenin Arka Merdiveni isimli çalışmamla 1994 yılında Türkiye Yazarlar Birliği Çeviri Ödülünün sahibi oldum.

Eşyanın Şairi

Şiir dünyasında ilk olarak ‘Leke’ isimli kitabımla tanındım. ‘Eşyanın şairi’ sıfatı da bu kitapla birlikte zatıma yakıştırılmıştır. Kitabın içindeki şiirler 1949 ile 1970 yılları arasında çeşitli dergilerde ve gazetelerde yayınlanmış şiirlerimden oluşuyordu. Kitaptaki şiirlerimin çoğu Soyut dergisinde çıkan şiirlerimden oluşmuştur. Kitabın isminin Leke olmasının da bir hikâyesi var. İzmit’teki Mannesmann Sümerbank Fabrikası’nda çalıştığım sıralarda galvaniz ustası Resul Bey vardı ve benim şiirlerimi çok okurdu. Leke isimli şiirimi çok beğenmişti ve kendisine ilginç gelmişti. Kitap çıkacağı zaman “Kitabın ismi Leke olsun çok ilginç bir isim olur” dedi. Bana da mantıklı geldi. Böylece şiir kitabımın ismi Leke oldu.

 

 

Leke

Takılıp kalmış bir noktada
gölgesini içine düşürerek;
leke sabrın gücüyle büyür
tek başına

 

Uzanır güneşe dek,
arınır kirinden;
yürüyen ak lekeleri olur göğün,
mavi gök – uykusunun düş lekeleri.

 

Leke aşmaz sınırını,kendini bilir,
durur bütün oturmuşluğuyla;
dağıtmaz,yaymaz gücünü
siz dokunmayınca.

 

Leke lekelenmekten korkmaz,
kurtulmuş geleceğin ürküntüsünden,
alabildiğine özgür;
sevincimin kumaşında parlayan
üzüntü lekeleridir,
silip de bir türlü çıkaramadığım
içimin dökülen mürekkebidir

sedat umran şiirleri

Yalnızlığı sevmek

Yalnızlığı seviyordum ve yalnız yaşıyordum. Genelde otellerde ve sirkecideki pansiyonlarda kalıyordum. Şiir ve felsefeyle uğraşıyordum çünkü felsefe bilmezseniz şiire derinlik katamazsınız. Yalnız kaldığım zamanlarda akrabalarımla da görüşüyordum. Erenköy’deki evimizden taşındıktan sonra Kumkapı’ ya yerleşmiştik. Hep birlikte bahçeli ve tulumbası olan kendimize ait evde kalıyorduk ama eski köşkümüze nazaran bu ev daha küçüktü ve biz de daha kalabalıktık. Daha sonraları teyzem Levent’ten bir ev satın aldı ve kızlarıyla birlikte oraya taşındılar. Ben de Yenikapı’da kendime çatı katı kiralık bir ev tuttum orada kalmaya başladım. Sonradan büyük annem ve büyük babam vefat edince Kumkapı’daki evi kiraya verdik. Yalnız kaldığım vakitlerde günlerimi daha çok şiir yazarak ve okuyarak geçirdim. Öyle ki her gördüğüm tabela, her gördüğüm eşya, deniz, kuş hepsi bana ilham veriyordu. Bu yıllarım ilhamın en yoğun geldiği, şiirlerle yoğrulmuş en verimli yıllarımdı.

Artık tüm şiir otoriteleri ve şiir seven milyonlarca insan tarafından bilinen, sevilen ve takdir edilen Sedat Umran’ın her yazdığı şiir ilgi konusu oluyor ve bir sonraki yazacağı şiir merakla bekleniyordu. Rüyalarında bile şiir gören Sedat Umran’ı şiir severler asla yalnız bırakmıyor, onu ödüllerle takdir ediyorlardı. Arkadaşlarının “bu adam kibrit çöpüne bile şiir yazıyor” dedikleri Sedat Umran talihsiz bir trafik kazasının ardından zor günler geçiriyor ve yalnız olması yaşama direncini düşürüyordu. Sevinçlerinin kısa sürmesinin aksine Sedat Umran’ın hüzünleri daha uzun sürüyordu. Geçirdiği talihsiz kaza sonrasındaki huzurevi günlerini ve o günlerde kendisini sevince boğan üvey kız kardeşi ile buluşmalarını değerli yazar İkbal Kaynar’ın “Şiire Adanmış Bir Ömür Sedat Umran”[2] adlı kitabından alıntı yaparak aktarıyor, bu değerli eseri bizlere kazandırdığı için şair ve yazar İkbal Kaynar hanımefendiye çok teşekkür ediyoruz.

Trajik kaza ve huzurevi günleri

Şair Sedat Umran bir de trafik kazası geçirir. İki kolu omzundan kırılır, yemeğini bile yiyebilecek durumda değildir. Bu nedenle daha rahat bakım için Kasev’ in Aydıntepe’deki huzurevinde kalır. Şair olması nedeniyle Umran’ la yakından ilgilenirler. Altı ay süren buradaki yaşamında hastabakıcılara ve hemşirelere şiirler yazar. Daha sonra Kayışdağı’ ndaki Darülaceze’de geçen bir yıl başlar. Buradaki rahatı iyi olmasına karşın psikolojik olarak olumsuz etkilenince Göztepe’deki şimdi oturduğu teyze kızlarından Rana Erten’ e ait eve taşınır.

Yıllar sonra kardeşlerin sürpriz buluşması…

Babasının ikinci evliliğinden olan Aysel Öcal kırk üç yıl Amerika’da hemşire olarak çalışmış bir kişidir.Babası ölürken ona Sedat Öcal adında bir ağabeyi olduğunu ve mutlaka onu bulmasını söyler. Aysel Hanım eşi öldüğünde İstanbul’a gelir ve bir dedektif gibi Umran’ı aramaya başlar. Sosyal Sigortalar Kurumu maaş bordrolarından adını bulur ve adresini alır. Şimdi İstanbul’da çalıştığı Amerikan hastanesinden iki doktorla birlikte Umran’ın evine gelirler, ”Tansaş’tan geliyoruz” diyerek içeriye girince hiç unutulmayan an yaşanır. Aysel Hanım “Sen benim Ağabeyimsin“ der ve yılların özlemiyle sarılırlar birbirlerine tıpkı bir film sahnesini yaşarcasına. Kardeşi Umran’a maddi ve manevi destek olur. Bir keresinde Umran gıda zehirlenmesi geçirdiğinde kendisiyle çok yakından ilgilenir. Umran da sevgili Hemşirem diye bir şiir yazarak şairce ödüllendirir kendisini.

Sevgili Hemşirem

( Aysel Öcal için )

Tartsam da seni dirhem dirhem
Kalbimin o altın terazisinde
Kendime saklarım, kimseye veremem
Dopdolu bir yaşamın mazisinde

 

Attın bütün sevdiklerimin
Eskiyen pabuçlarını dama
Sen benim biricik kardeşimsin ama
Can evimdesin, değil altında derimin

 

Bir gülümsemen bile yeter bana
O kara gözlerinde taşıdığın özlem
Ben kendimi sensiz düşünemem
Ne olur ağabeyini biraz anlasana

 

Ben bir mumsam, sen onun ışığısın
Yüreğimizden dökülmüş onun tek çırası
Kim bir araya getirdi bu iki dağı
Sevgi tabağımın o altın kaşığısın!…

Sedat Umran Darülacezede
Sedat Umran Darülacezede

Tekrar Darülaceze

 

Son zamanlarımda yalnızdım fakat teyzemin kızları benimle ilgileniyorlardı. Kendi evlerinden bir yer ayırdılar bana ama ben yapamadım. kendi başıma yaşamaya alıştım. Daha sonra kendime bakamayacak duruma geldiğimde yalnız kalamayacağımı ve yardıma ihtiyacım olduğunu anladım. Araştırmalarımız sonucu daha öncede kaldığım Darülaceze’ye teyzemin kızları aracılığıyla 2007 yılında tekrar yerleştim çünkü yalnızdım artık kendime bakmakta zorlanıyordum. burası benim için iyi oldu; istediğim zaman istediğimi yere gidebiliyorum. Son zamanlarımda çok da şiir yazamıyorum çünkü şiir beden işi genç işi bence, şiir yaşlılığı kaldıramaz…

Sedat Umran’dan Kısa Kısa…

  • Beni en çok etkileyen şiirim 1993’te yazdığım yüz mısralık ‘Kış Dörtlükleri’ insan kuvvetli olduğu zamanlarda gençlik zamanlarında daha uzun şiirler yazabiliyor.
  • Yayımlanmış 7 şiir kitabım, 43 de çeviri kitabım var. 7 şiir kitabımda da yaklaşık 600 kadar şiirim var. 200 kadar şiir de yayıncılar tarafından yapılan itirazlar dolayısı ile bu kitaplara ne yazık ki giremedi.
  • Türk ve Alman şiirinden benim ezberimde 40.000 mısra var.
  • Şair denilen kişi bakışında canlılık taşıyan kişidir. Herhangi bir konuya baktığı vakit onu canlı olarak görür yani şair olan kişide sezgi vardır.
  • Divan şiirini, güzelliklerini sindirmeden güzel bir şey ortaya konamaz kanaatindeyim. O eğitimden geçmemiş genç şairler kafiyeli şiirler de yazamıyorlar ya da arada sırada yazıyorlar. Çünkü kafiyeleri uyakları bulan şuur altıdır. Şuur altı orijinal şeyi hemen yerine koyar. Bu konuyu bizim nesil geçmiştir, bizim nesilden sonra bir zayıflama olmuştur.
  • Şairin muhayyilesi on yaşına kadar ortaya çıkar. Eğer büyük bahçeli evlerde oturmuşsa hayali güçlüdür o çocuğun.
  • Alman atasözü ne diyor “şair doğulur, hatip olunur”. Çalışarak yetişerek hatip olunabilir ama şair doğulur. Yazmak zorundadır şair yazmazsam ölürüm bunun için denir.
  • Şiir bilinç ve irade işidir. Şair hayatın bütün ilgi alanlarını bir yana bırakıp bir konu üzerine yoğunlaşarak onun bize görünmeyen taraflarını gösteren kişidir. Böyle insanlarda huzur bulunmaz.
  • Yeni kuşak şairlerde bir altyapı eksikliği var. Geçmişi iyi sindirememeleri biraz havada kalmalarına sebep oluyor. Geçmişin güzelliklerini şiirlerinde kullanmaları gerekiyor.
  • Benim şiirlerim elli yaşından sonra dikkat çekmeye başladı. Biz sabrettik. Yazdıklarımızla yetindik. Ama şimdikiler hemen acele olarak şair olmak istiyorlar.
  • Yeni şairlere veya şair olmak isteyenlere tavsiye edebileceğim kitaplar
  • Cemal Süreyya, Üvercinka ve göç ebe
  • Sezai Karakoç, Sesler
  • Celal Silay, Merhamet Şiirleri

 

Eserleri

Şiir: Meş’aleler (1949), Leke (1970), Gittin Taş Atarak Denizlerime (1990), Kara Işıldak (1993), Parmak Uçlarımdaki Yangın (1995), Sedat Umran’dan Seçmeler (1995), Aynada Gün Doğumu (1995), Akşam Şiirleri (1998), Altın Eşik (1999), Kırık Ayna (Aşk şiirlerinden seçmeler, 2000), Sonsuzluk Atı (Toplu şiirleri, 2000)

 

Çevirileri

Epigramlar (Angelüs Silesius, 1972), Hinduizm (1978), Büyük Kurtuluş – Suzuki /Zen Budizm’e Giriş (1980), Zen Yolu / Yayla Ok Atma Sanatında Zen (Eugen Herriel, 1980), Nihilananda (1980), Yeni Sınıf (Milovan Djilas, 1982), Roman Kuramı (Lukacs, 1985), Hint Felsefesi (Heintich Zimmer, 1988), Edebiyat ve İhtilâl (Jürgen Rühle, 1989), Felsefenin Arka Merdi-veni (Wilhelm Weischeder, 1994), Felsefenin Küçük Okulu (Karl Jaspers, 1995), İnsan Gelişiminin Devridaimi (Sri Aurobindo, 1996), 20. Yüzyıl Al-man Şairleri Antolojisi (1995), Büyük Alman Şâirleri (1996), Diyaloglar (Giardona Bruno, 1997), Aforizmalar (Nietsche’den, 1999) Nietsche (Güç istenci ) 500 sahifelik (filozofların ana eseri)Diğerleri: Şaheserler Antolojisi (Hasan Akay ile, 1994), Şiirde Metafizik Gerçek (Ma-kaleler, 1997)

Ödülleri

  • 1991 Çeviri ödülü
  • 2002 Yeni bin yıl şiir dergisi Onur ödülü
  • 2011 Türkiye Yazarlar Birliği 3. İstanbul Edebiyat Festivali’ Şiir dalında ödül sahibi
  • 2012 Mavera Vakfı Şiir büyük ödülü

 

Eşyalara can veren şair Sedat Umran’ı tanımak için mutlaka şiirlerini okumanız lazım ya da sürekli onu ziyaret etmeniz gerek. Biz kendisi ile ne zaman yüz yüze gelsek “Çok güzel bir şiir var elimde okuyayım mı?” der ve okumaya başlar. Üstat birbirinden ilginç şiirlerini bize okudukça hayata ve eşyalara farklı bir gözle bakmaya başladık. Sanki bambaşka boyutlarda geziyormuş gibi olduk. Darülaceze’de kaldığı günlerini genellikle şiir okuyarak geçiren şair Umran, inanılmaz bir zekâya sahip.

Binlerce şiirini ezberinde tutar, tarihi ile birlikte, nerede, nasıl yazıldığının bilgisini rahatlıkla verebilir. Çocukluğundan gelen bir suskunluğa sahip olan üstat Sedat Umran çok konuşmaz, kimse ile münakaşa etmez, ağır ağır yere bakarak yürür.

Konu şiire geldiğinde ise kuvvetini şiirlerden alıyormuş gibi gözleri birden bire açılır, yüzünün rengi değişir, birden gençleşir ve adeta kanatlanır. Yaşam öyküleri çalışmalarımıza tüm nezaketi katkıda bulunan ve bizleri mutlaka kapıya kadar şiirle uğurlayan, kelimelerin ve eşyaların efendisi ile tanışmak ve hayattayken sesinden şiirler dinlemek bizim için inanılmaz bir hazdı. Çalışmalarımız süresince lütfedip bizimle yaşam öyküsünü paylaşarak zaman zaman bize eşsiz şiir ziyafeti çeken Sedat Umran üstadımıza sonsuz teşekkürler ediyor, kendisine şiir dolu uzun ve sağlıklı ömürler temenni ediyoruz.

Sedat Umranın Kendi Sesinden Leke Şiiri

Not: Yazının yayınlanmış orjinal hali İstanbul Darülaceze Müdürlüğü “Huzur İstanbul” isimli dergisinin 2013 Temmuz tarihindeki 1. Sayısında yer almıştır. Derginin orjinal hali aşağıdadır.

sedat umran hayatı_1sedat umranın eşi ve annesi_2 sedat umran yemekte_3 sedat umran şiirleri_5  sedat umran darülacezede_4

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu yazınız!
Lütfen isminizi buraya giriniz