Tarih Şehrinden Tahrip Şehrine Geçiş…

0
280
Tarih Şehrinden Tahrip Şehrine Geçiş
Tarih Şehrinden Tahrip Şehrine Geçiş

Şantiye Şehri İstanbul

Eskiden sadece siluetinde minarelerin ve kubbelerin olduğu İstanbul, son zamanlarda dev bir Tahrip Şehri İstanbul oluverdi. Her sabah gürültülü bir şehrin sabahında gözlerimizi açıyor ve ruhsuz caddelerden geçerek, betonlaşmış meydanlarda dolaşıyoruz.

Bu metropol şehir her sabah ağaçları ölmüş, yeşilliği yağmalanmış ve ruhsuz betonlaşmaya yenik düşmüş bir şekilde karşımıza çıkıveriyor.

Sizde her sabah benim gibi İstanbul trafiğine takılıyor, kimi zamanda toplu taşıma araçlarından inip uzun yürüyüşler yaparak işe gidiyorsanız ve gözlemleriniz de güçlüyse, şehrin hemen hemen her yerinde “yeni inşaat ve dev proje” yazan ilanlara denk geliyorsunuzdur.

Hele ki tarih seven biriyseniz gözünüzden hiç bir şeyin kaçmaması gerekir, Tarih şehri İstanbul’da yaşayan birisi olarak, sözüm ona yeni çağın yeni inşaatları ve güncel projeleri, benim gibi sizi de fena halde rahatsız ediyor ve korkutuyordur.

Korkarım ki ileride gökyüzünü rahatça görebileceğimiz bir şehir kalmayacak. Tıpkı bilim kurgu filmlerindeki gibi çocuklarımızı yapay kolonilerde büyüteceğiz. Çünkü yaşadığımız bu Tahrip Şehri İstanbul metropol’ünde, inanılmaz bir inşaat işçiliği ile gökyüzüne meydan okuyan yapılar yapıyoruz.

yeni-insaat
Yeni İnşaat Şehri İstanbul

Kibir Binaları Her Geçen Gün Daha da büyüyor

Kur’an-ı Kerimde Ad ve Semud kavmini okumanızı isterim, meşhur şehir Petra, bir kavmin helak olduğu eski bir şehirdir. Nebatilerin en güzel ve görkemli taş şehri Petra içinde yaşayan kavimlere öyle bir büyüklük vermişti ki, kavimler kendilerine bildirilen azaptan hiç korkmadılar ve binalarının onları koruyacağına inandılar. Fakat vaad edilen azap geldiğinde sığındıkları o devasa ve görkemli binalar onların mezarı oldu.

İşte biz aciz insanlar böyleyiz, hep yükseği, daha yükseği istiyoruz, hep büyük olmayı, daha büyük olmayı istiyoruz. Bunun için yaptığımız her projede, “Avrupa’nın en büyüğü, dünyanın ikinci yüksek binası, falanca kıtasının en uzunu, en en en en”… gibi yücelik kelimelerini sıkça kullanıyoruz.

Çevremize baktığımızda herkes bir büyüklük cazibesine kapılmış gidiyor, bunun için binalar yükseldikçe insanlar alçalıyor ve yalnızlaşıyor. Kırsal alanlara nazaran büyükşehirlerde bu yarış daha da çılgınca devam ediyor.

yuksek-bina

Bütün bu çılgın ve çirkip projeli yapılar, gereksiz ve lüzumsuz mimari yarışları ortaya çıkararak şehri çekilmez hale getiriyor. Şantiye Şehri İstanbul önümüze birbirinden iğrenç lüks binalarla çıkıveriyor. En acısı da bu çirkin binalar tarihi silueti yok ederek şehrin yeni silueti oluveriyorlar.

İşte bu tür çirkin yapılara baktığınızda ne bir sanat, nede bir şaheser görebiliyorsunuz. Hiçbir gökdelen Süleymaniye’nin bir minaresinin verdiği hayranlığı vermiyor mesela.

Tarih Medeniyetinden Tahrip Medeniyetine Geçiş…

Özellikle büyük ve kökleri tarihe dayanan şehirlerde; Osmanlı ve Selçuklu eserlerine baktığınızda; Güzellik, sanat, gizem, huzur ve insana hayranlık veren yapılar görürsünüz. Her biri apayrı bir hizmet abidesidir.
Çünkü bu şaheserlerin temelinde kalite vardır, insan odaklı hizmet vardır.

Hangimiz Mimar Sinan’ın eserlerine bakıp hayran kalmayız ki? Sadece biz mi? Dünyanın bir ucundan gelen turistler hayran hayran bakmazlar mı o şaheserlerin her birine?
Çeşmeler, saraylar, kervansaraylar, Camiiler, Medreseler ve daha niceleri.

Siz hiç kötü yapılmış bir Osmanlı çeşmesine denk geldiniz mi? Sadece küçük bir çeşmeden bahsediyorum, veya siz hiç çirkin olan bir kapı tokmağı gördünüz mü?

Göremezsiniz çünkü atalarımızdan kalan her bir yapı, büyük düşüncelerin ve zevk sahibi medeniyetlerin, ve en önemlisi de güzel düşünen kaliteli insanların ürünleridir. Peki biz ne ara bu Tarih Medeniyetinden Tahrip Medeniyetine geçiş yaptık. Neyi beğenmedik te yıkıp yerine bu çirkinliği yerleştirdik ve yerleştirmeye de devam ediyoruz? Tahrip Şehri İstanbul kaderini nasıl değiştirecek?

Hala anlamış değilim bize şaheserler miras bırakan atalardan, böylesi bir nesile nasıl geldik anlamadım, ne ara kim kandırdı bizleri de şehrin her tarafına ucube gibi yapılar  konduruverdik.

Güncel Projeler Kalitesizliğin Ürünü

Bazı eserlerin gizemlerinin hala çözülemediği malumunuzdur. Süleymaniye Camii, Topkapı Sarayı, Çemberli Taş, Valensis Su (Bozdoğan) Kemeri gibi.
Peki, bu eserleri güzel yapan şey nedir? Neden yüzyıllar geçse bile hala bütün ihtişamlarıyla ayaktadırlar? Bu soruların cevabı aslında çok basit, çünkü kaliteli eserler, kaliteli düşüncelerin ürünüdür.

 

Günümüzde ihtişamlı yapılan yeni inşaat sistemleri ile donatılmış binalar, her gün reklamlarını izlediğimiz güncel projeler, bir yıl sonra arıza verip tadilata alınırken, Osmanlı eserleri nasıl 100 yıllardır ayakta durmaktadır?

parke-taslari

Örneğin Mimar Sinan’ın 5 yılda bitirdiği bir eserin, günümüz teknolojisiyle bırakın yapılmasını, 5 yılda tadilatını bile bitirememeleri sizce de tuhaf değil mi?
Yeni projelerle yapılan köprüler aynı yıl içinde arıza verip bakıma alınırken, altından her gün binlerce araç geçen Saraçhane Bozdoğan Kemeri (Valensis Su Kemeri) nasıl yüz yıllardır ilk günkü gibi hala ayaktadır?

Bütün bu soruların cevabı düşünen insanlar için çok basittir, hizmet aşkı ve kalite…
Başta da söylediğimiz gibi insanın kalitesi, hizmetin kalitesiyle eşdeğerdir bana göre…

Saraçhane Bozdoğan Su kemeri

Her yıl Parke Taşı Döşemenin Adı “Hizmet”

Sevgili dostlar; Niçin böyle bir yazı aklıma geldi bunu sizinle paylaşmak isterim. Yağmurlu bir günde Üsküdar vapurundan, Eminönü’nde indim, az ileride Arnavut taş döşeli bir yol vardı, yavaş yavaş ve huzurla yürüdüm, severim eski taşlı yolları, derken iskele civarındaki büyük ve çirkin görünümlü parke taşlarına geldim, hemen hemen hepsi yerinden oynamış, tıpkı mayın tarlası gibi, biri kırık, biri yamuk, birinin üstüne bassan üstünüze su sıçratıyor vs.

Hatırladığım kadarıyla daha geçen yıl bu taşlar döşenmişti, hemen hemen her yıl yenileniyor galiba dedim. Biraz ileriye gittiğimde yeni ve farklı bir desende, parke taşlarını döşeyen işçileri gördüğümde yanılmadığımı anladım.

Tarih Şehrinden Tahrip Şehrine Geçiş
Tarih Şehrinden Tahrip Şehrine Geçiş

Hatta biraz durup gelip geçen insanları gözlemledim, gördüm ki birçok insan tarihi taşlarla döşenmiş taşlı yoldan yürümeyi tercih ediyor ve en ufak bir olumsuzlukla karşılaşmıyorlardı.

Fakat günümüz parke taşlarıyla döşenmiş yola gelince; İnsanların ayağı takılıyor, tökezliyorlar, bazı insanlar parke taşlarına basmadan, sek sek oynar gibi zıplayarak geçiyorlardı.

Bazı taşların altı su birikintisiyle dolduğu için gelip geçen insanların üzerine çamurlu sular sıçrıyordu. Her halükarda insanlar, her sabah bu yollardan mutsuz ve huzursuz bir şekilde geçip gidiyorlardı.
İşte buda günümüz insanının hizmetiydi, fakat kaliteden yoksun ve her yıl tekrardan tekerrür bir hizmet.

Her yıl aynı hizmetin tekrarı olan parke taşı döşeme hizmeti, artık şehirlerimizdeki belediyecilik anlayışının vazgeçilmez bir çalışmasıydı. Üstelik en acı yanı ise bunun bir hizmet zannedilmesiydi.

Belediyelerin yaptığı bu tür yapay çalışmalarda “Verdiğimiz geçici rahatsızlıktan dolayı özür dileriz” demeleri de ayrı bir avundurma tesellisiydi. Aslında bir takım kalitesiz hizmetlerin verdiği geçici rahatsızlıklar, zamanla insanlarda kalıcı rahatsızlıklara sebep oluyordu.

10 yıldır aynı yönetimlerde olan bazı belediyelerin, her yıl parke taşları döşemesi ve yolları yeniden yapması ne acı bir durumdur.

En azından Güncel Projeler başlığıyla parke taşı döşeme işini reklama dönüştüreceklerine biraz samimi olup, “kusura bakmayın geçen yılda yol yapmasını ve taş döşemesini beceremedik ve parayı çarçur ettik, bu sene inşallah becerebiliriz” gibi bir mazeret sunsalar bir bakıma affedilebilir olurdu, en azından bu mazeret insanlara daha samimi gelirdi.

Güncel Projeler Her yıl yenileniyor
Güncel Projeler Her yıl yenileniyor

Ne Varsa Eskilerde Var…

İşte baştan beri anlatmak istediğim, eski ve yeni insanların hizmet düşüncesiydi. Yani tekrarlamak gerekirse Tarih Şehri İstanbul’dan Tahrip Şehri İstanbul’a… Eski ve yeni neslin tek farkı vardı; Önceki nesilde imkânlar yoktu fakat düşünce, incelik, sanat vardı ruh vardı, şimdiki nesilde ise her türlü imkân var fakat düşünce yok, estetik yok, ruh yok, yok oğlu yok.

Bunun için atalarımızdan kalma eserler ve hizmetler günümüzde bile hala sapasağlam ve kullanılır durumda iken, günümüz neslinin teknolojik imkanlarla yaptığı yapıları ve hizmetleri perişan bir durumda.

Uzatmadan söylemek gerekirse eski insanlarda Halka hizmet, Hakka hizmet düsturu vardı. Yeni jenerasyonda ise ihale, fesat, acemilik, aymazlık, ferasetsizlik, boş vermişlik, zevksizlik, kalitesizlik, ileri görüşsüzlük, liyakatsizlik, ehliyetsizlik kısacası ne ararsan var.

Biliyorum ki sizde benimle aynı düşünceleri paylaşıyorsunuz, fakat çoğu zaman görmezlikten geliyor, boş veriyoruz. Çoğu zaman elimizden gelen sadece homurdanmak oluyor, bunun için sürekli alışılmış çaresizlik sendromu yaşıyor, “Bu memleket Düzelmez kardeşim” deyip geçiyoruz.

Unutmamalıyız ki hal böyle giderse, betonlaşan ve kalitesizleşen bu şehirde soğuk ve kalitesiz nesiller yetiştirmek kaçınılmaz olacak, kendi kurduğumuz kolonilerde lokal hayatlar yaşayacağız gibi geliyor bana. Eğer eski muhteşem günlerimize ve değerlerimize geri döneceksek buna çocuklarımızdan başlamalıyız. Onlara bina dikmeyi değil, ağaç dikmeyi öğretmeliyiz, sökmeyi değil, sevmeyi, yıkmayı değil, yapmayı öğretmeliyiz. Bu konuda size yardımcı olacağına inandığım “Çocuklara Doğa Bilinci ve Çevre Eğitimi Nasıl Verilir?” yazımı okumanızı tavsiye edebilirim.

Kaliteden, güzelden, doğadan, tarihten yana olmanızı temenni ediyor, aşağıya koyduğum bir karşılaştırma fotoğrafıyla birlikte hepinize mutlu bir yaşam diliyorum.

Güncel Projeler Eskilerin Yerini Tutmuyor
Güncel Projeler Eskilerin Yerini Tutmuyor

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu yazınız!
Lütfen isminizi buraya giriniz